8 Eylül 2013 Pazar

Mistik ve Hırsız

137. Gün (Mistik ve Hırsız)

Bir hırsız bir mistiğin barakasına girmişti. Bir dolunay gecesiydi ve o yanlışlıkla girmişti; yoksa bir mistiğin evinde ne bulabilirsin ki? Hırsız bakınıyordu ve hiçbir şey olmadığını görüp şaşırdı. Ve ansızın elinde bir mumla gelen adamı gördü. "Karanlıkta ne arıyorsun? Neden beni uyandırmadın? Tam ön kapının yakınında uyuyordum ve sana tüm evi gösterebilirdim" dedi adam. Ve o kadar basit ve masum görünüyordu k i, sanki hiç kimsenin h ı r s ı z olabileceği aklına bile gelmiyormuş gibiydi. Böylesi bir masumiyet ve basitliğin karşısında hırsız, "Belki de benim bir hırsız olduğumu bilmiyorsunuzdur" dedi.

Mistik, " B u önemli değil, herkes bir şey olmak zorunda. Esas nokta şu k i, ben otuz yıldır evdeyim ve bir şey bulamadım, öyleyse hadi beraber arayalım! Ve şayet bir şey bulabilirsek ortak olabiliriz. Ben bu evde bir şey bulamadım; o bomboş" dedi. H ı r s ı z biraz korkmuştu; bu adam biraz garip görünüyordu! Ya çıldırmıştı... Kim bilir ne tür bir adamdı? Kaçmak istedi. Yanında önceki i k i evden getirmiş olduğu şeyleri evin dışında bırakmıştı.

Mistiğin sadece bir battaniyesi vardı —sahip olduğu tek şey buydu— ve soğuk bir geceydi, o yüzden hırsıza, " B u şekilde ayrılma, beni bu şekilde aşağılama; aksi taktirde gece yarısı evime gelmiş zavallı bir adamı eli boş gönderdiğim için kendimi hiç affedemeyeceğim. Bu battaniyeyi alıver. Ve böylesi i y i olacak; dışarıda hava soğuk. Ben evin içindeyim, burası daha ılık " dedi.Hırsızı battaniyeyle sardı. Hırsız aklını kaçırmak üzereydi! "Ne yapıyorsunuz? Ben bir hırsızım!" dedi.

Mistik, " B u önemli değil. Bu dünyada herkes b i r i s i olmak, bir şey yapmak zorunda. Belki sen çalıyorsun, bu önemli değil; meslek meslektir. Sen onu i y i yap yeter, seni kutsuyorum. Onu mükemmelen yap, yakalanma; yoksa başın derde girer" dedi. "Sen garipsin. Çıplaksın ve hiçbir şeyin yok..." dedi hırsız. Mistik, "Endişelenme çünkü ben de seninle geliyorum! Sadece battaniye beni bu evde tutuyordu; yoksa bu evde hiçbir şey yok ve battaniyeyi de sana verdim. Seninle geliyorum; beraber yaşayacağız! Ve anlaşılıyor ki senin pek çok şeyin var; bu i y i bir ortaklık. Ben her şeyimi sana verdim, sen bana birazcık verebilirsin; bu adil olur" dedi. H ı r s ı z buna inanamadı. Sadece bu yerden ve bu adamdan kaçmak istedi. "Hayır, seni götüremem. Benim karım var, çocuklarım var. Ve komşular evime çıplak bir adam götürürsem ne der?" dedi. "Bu doğru. Seni utanılacak bir duruma sokmayacağım. O zaman sen gidebilirsin, ben bu evde kalacağım" dedi mistik. Ve hırsız giderken mistik bağırdı, "Hey! Geri gel!" H ı r s ı z hiç bu kadar güçlü bir ses duymamıştı; tıpkı bir bıçak gibi çıkmıştı. Geri dönmek zorunda kalmıştı. Mistik, "Biraz nezaket öğren.

Sana battaniyeyi verdim ve sen bana teşekkür bile etmedin. O yüzden önce teşekkür et; bunun sana epey bir yardımı olur. İkincisi, içeri girerken kapıyı açtın... Dışarı çıkarken kapıyı kapa! Gecenin çok soğuk olduğunu göremiyor musun ve sana battaniyeyi verdiğimi ve çıplak olduğumu göremiyor musun? B i r h ı r s ı z olmanda bir şey yok ama davranışlar konusunda ben zor bir adamımdır. Bu tür davranışları kaldıramam. Teşekkür et!" dedi. H ı r s ı z , "Teşekkür ederim efendim" demek zorunda kaldı ve kapıyı kapatıp sıvıştı. Olanlara inanamadı! Tüm gece uyuyamadı. Tekrar tekrar hatırladı... Hiç bu kadar güçlü bir ses, böylesi bir kudret görmemişti. Ve adamın hiçbir şeyi yoktu!

Ertesi gün araştırdı ve onun eşsiz bir Usta olduğunu öğrendi. İ y i bir şey yapmamıştı; bu yoksul adama gitmek çok çirkindi, hiçbir şeyi yoktu. Ama o çok büyük bir ustaydı.
"Çok garip bir adam olduğunu kendi kendime bile anlıyorum. Hayatım boyunca en zengininden en fakirine kadar her türden, çeşit çeşit insanla temas kurdum ama hiç... Hatırlamak bile bedenimde bir ürperti oluşturuyor. Beni geri çağırdığında kaçıp gidemedim. Kesinlikle özgürdüm, eşyaları alıp koşarak uzaklaşabilirdim ama yapamadım. Onun sesinde beni geri doğru çeken bir şey vardı" dedi h ı r s ı z kendi kendine. Birkaç ay sonra h ı r s ı z yakalandı ve mahkemede hâkim ona sordu: " B u civarda seni tanıyan birisinin adını söyleyebilir misin?"

O da, "Evet, bir k i ş i beni tanıyor" dedi ve Ustanın adını söyledi. Hâkim de, "Bu yeterli; Ustayı çağırın. Onun tanıklığı on bin kişinin tanıklığına bedeldir. Onun senin hakkında söyleyeceği şeyler yargıda bulunmak için yeterli olacaktır" dedi. Hâkim Ustaya, " B u adamı tanıyor musunuz" diye sordu. "Tanımak mı? B i z ortağız! O benim arkadaşım, hatta bir seferinde gecenin bir yarısında beni ziyarete bile geldi. O kadar soğuktu ki ona battaniyemi verdim. Onu kullanıyor, görebilirsiniz. Bu battaniye tüm ülkede meşhurdur, herkes onun benim olduğunu b i l i r" dedi mistik. Hâkim, "O sizin arkadaşınız mı? Peki, o hırsızlık yapar mı?" diye sordu. Usta, "Asla! O hiçbir zaman çalamaz. O öylesine nazik bir adam k i, battaniyeyi ona verdiğimde bana, 'Teşekkür ederim efendim' dedi. Evden dışarı çıktığında sessizce kapıyı kapadı. O çok kibar, hoş bir adam" dedi.

Hâkim, "Eğer siz öyle diyorsanız, onun bir h ı r s ı z olduğunu söyleyen tüm tanıkların ifadeleri iptal oldu. O özgür" dedi. M i s t i k dışarı çıktı ve h ı r s ı z da onu takip etti.
Mistik, "Ne yapıyorsun? Neden benimle geliyorsun?" diye sordu. "Artık seni asla terk edemem. Beni arkadaşın olarak adlandırdın, bana ortağım dedin. Kimse bana hiçbir saygı göstermemişti. Benim nazik bir adam, hoş bir insan olduğumu söyleyen ilk kişisin Senin dizlerinin dibinde oturacağım ve senin gibi olmayı öğreneceğim. Bu olgunluğu, bu kudreti, bu direnci, bu her şeyi tamamen farklı bir şekilde görebilmeyi nereden edindin?" dedi, o da.

"O gece ne kadar kötü hissettiğimi biliyor musun? Gitmiştin; battaniyesiz uyumanın mümkün olmadığı kadar çok soğuktu. Pencerenin kenarında dolunayı seyrederek oturuyordum ve bir ş i i r yazdım: 'Yeterince zengin olsaydım, yoksul bir adamın evine karanlıkta gelip bir şeyler arayan bu zavallı adama şu mükemmel Ay'ı verirdim. Yeterince zengin olmuş olsaydım Ay'ı verirdim ama ben kendim de fakirim.' Sana şiiri göstereceğim, benimle gel.

Hırsızların bazı şeyleri öğrenmesi gerekir diyerek ağladım o gece. Benim gibi bir adama geleceklerinde en azından bir ya da iki gün önceden haber vermeliler ki, bu sayede bizler de onları elleri boş göndermeyeceğimiz bir şeyler ayarlayalım. Ve mahkemede beni hatırladığın iyi oldu; yoksa bu adamlar tehlikelidir, sana kötü davranabilirlerdi. O gece seninle birlikte gelmeyi ve ortak olmayı teklif ettim ama sen beni reddettin. Şimdi de sen benimle gelmek istiyorsun! B i r sorun yok, gelebilirsin; neyim varsa seninle paylaşacağım. Ama o maddi bir şey değil, o görünmez bir şey" diye yanıtladı mistik. Hırsız , "Bunu hissedebiliyorum; o görünmez bir şey. Ama sen benim hayatımı kurtardın ve hayatım senindir. Onunla ne yapmak istersen yap, ben onu heba edip duruyordum. Seni gördükçe, gözlerine baktıkça, bir şey kesin; beni tamamıyla dönüştürebilirsin. O geceden beridir sevdalandım" dedi. Olgunluk bana göre manevi bir olgudur.

R U H U N OLGUNLUĞU, İ Ç İ N D E K İ G Ö K Y Ü Z Ü N E DOKUNUYOR. B i r kez içindeki göğe yerleştin mi, bir yuva buldun mu, eylemlerinde ve davranışlarında muhteşem bir olgunluk yükselir. O zaman yaptığın her şeyde bir zarafet vardır. O zaman yaptığın her şeyin ta kendisi bir şiirdir. Şiiri yaşarsın; yürümen dans olur; sessizliğinse müziktir.

OSHO - Olgunluk kitabından alıntıdır.


Renk Kodu: C: 46 M: 100 Y: 0 K: 25

7 Eylül 2013 Cumartesi

Aşık Olmak

136. Gün (Aşık Olmak)


Aşk öğrenilemez. Aşk geliştirilemez. Geliştirilmiş aşk, aşk bile olmayacaktır. O gerçek bir gül olmayacaktır, o plastik bir çiçek olacaktır. Bir şeyi öğrendiğinde, bu onun dışardan gelen bir şey olduğu anlamına gelir o içsel bir gelişme değildir. Ve şayet aşk hakiki ve sahici olacaksa, o senin içsel gelişiminle olmak zorundadır. Aşk yegâne dindir, yegâne Tanrı’dır. Yaşanması, anlaşılması gereken yegâne gizemdir. Aşk anlaşıldığında sen tüm ermişleri ve dünyanın tüm mistiklerini anlamış olacaksın. O zor bir şey değildir. O senin kalp atışın ya da nefesin kadar basittir. O sana gelir, o sana toplum tarafından verilmez. Ve vurgulamak istediğim nokta budur: Aşk doğuştan gelir

OSHO


Renk Kodu: C: 50 M: 0 Y: 27 K: 0


6 Eylül 2013 Cuma

Eskidendi, Çok Eskiden

135. Gün (Eskidendi, Çok Eskiden)

Ne zaman bu şiiri okusam üzerine mutlaka bir de Sezen Aksu’ nun bu şarkısını dinlerim. Geçmişe özlemli olmak epey bir zamandır hissettiğim yoğun duygulardan biri… Aranızda kim yoktur ki geçmişe özlem duymayan diye düşünüyorum. Gelin geçmişimize doğru bir yola çıkalım…




Hani erken inerdi karanlık, 
Hani yağmur yağardı inceden, 
Hani okuldan, işten dönerken, 
Işıklar yanardı evlerde, 
Eskidendi, çok eskiden. 

Hani ay herkese gülümserken, 
Mevsimler kimseyi dinlemezken, 
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken, 
Eskidendi, çok eskiden. 

Hani hepimiz arkadaşken, 
Hani oyunlar tükenmemişken, 
Henüz kimse bize ihanet etmemiş, 
Biz kimseyi aldatmamışken, 
Eskidendi, çok eskiden. 

Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken, 
Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden, 
Daha biz kimseye küsmemiş, 
Daha kimse ölmemişken, 
Eskidendi, çok eskiden. 

Şimdi ay usul, yıldızlar eski 
Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden 
Geçen geçti, 
Geceyi söndür kalbim 
Geceler de gençlik gibi eskidendi 
Şimdi uykusuzluk vakti.

MURATHAN MUNGAN

Şimdi de bu güzeller güzeli şarkıyı dinleyelim. Kars’ın ve Çıldır Gölü’nün o güzelim manzaralarına bir kere daha tanıklık edelim…



Renk Kodu: C: 100 M: 0 Y: 65 K: 62


5 Eylül 2013 Perşembe

Gidersen Yıkılır Bu Kent

134. Gün (Gidersen Yıkılır Bu Kent)

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider 
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında 
Yanlış adresteydik  kimsesizdik belki 
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar 
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı 
Üşür müydük nar çiçekleri ürperirken 



Gidersen kim sular fesleğenleri 
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca 

Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu 
Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor 
Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun 
Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına 
Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor 
Birde seni ekliyorum susuşlarıma 

Selamsız saygısız yürüyelim sokakları 
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar 
Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar 
Adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız 
Yüreğimize alırız onları, ısıtırız 
Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam… 

Gidersen kar yağar avuçlarıma 
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar…

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında 
Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler 
Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde 
Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri 
Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak 
Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık… 

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman 
Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere 
Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun 
İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim 
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın 
Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine… 

Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür 
Bir tufan olurum sustuğun her yerde
…

AHMET TELLİ


Renk Kodu: C: 22 M: 0 Y: 50 K: 0


4 Eylül 2013 Çarşamba

Ne Gelirse Gelsin İçine İşler

133. Gün (Ne Gelirse Gelsin İçine İşler)

Okudum ve sonunu çok beğendim…

Kendimizi başkalarından nasıl koruyacağımızı bilmiyoruz. Gergin biri yanından geçtiğinde, senin her yanına gerginlik okları fırlatmış oluyor. Bunları özellikle sana yönlendirdiğinden değil, sadece onları zaten etrafa saçıyor olduğundan. O bilinçli değil kimseye bunu bilerek yapmıyor. Bu yükten kurtulmazsa delirir. Onu üzerinden atmaya karar verdiğinden de değil, sadece taşıyor bu gerginliği... O kadar fazla ki, adam onu içinde taşıyamıyor ve gerginlik de taşıp durmaya devam ediyor. Biri yanından geçiyor ve sana bir şeyler atıyor. Açıksan ve koruyucu bir auran yoksa… Yalnız olduğunda bu iyi bir şeydir. Meditatif insanlarla çevrili olduğunda bu çok iyidir. Ama dünyada, piyasanın içinde, iş dünyasında olduğunda, etrafındakiler de meditatif değil, son derece gergin ve endişeli, akıllarında bin bir türlü şeyle gezinirken, onlardan bir şeyler kapmaya başlarsın. Savunmasızsındır. Bu yüzden ne gelirse gelsin içine işler…

OSHO


Galiba bu yüzden yüzümüzü başkalarına döndürmek yerine önce kendi içimize çevirmemiz lazım… Nelerin bizi yaraladığını bulup bunlar üzerine düşünmemiz ve gerekiyorsa bunların bize az hasar verecek hale getirmemiz gerekir. Kimi zamanlar olur ya buluttan nem kaparız. Eğer bu devamlılık arz eden bir durum olursa zannedersem oldukça zor zamanlar yaşamak kaçınılmaz olur. O yüzden öncelikli mücadelemiz kendimizle olmalı diye düşünüyorum. Kimseyi değiştirme hakkımız olmadığına göre kendimizi değiştirmekle başlamalıyız. Hayattan ne istediğimize eminsek, bizi yoracak insanlara hayır demeyi becerebiliyorsak inanıyorum ki tercih ettiğimiz hayatı yaşayacağız… Bu da bize huzur getirecek… Ve o zaman ne gelirse gelsin içimize işlemeyecek ve acıtmayacak...


Renk Kodu: C: 27 M: 100 Y: 85 K: 38



3 Eylül 2013 Salı

Ne Fayda

132. Gün (Ne Fayda)

Sevgili dostlar bu öyküyü bir zamanlar benim için çok önemli olan biri anlatmıştı. Sonrasında yaşanılanlar gösterdi ki kendisi anlattığı öykünün insana katması gereken farkındalığı anlamamış. Bu da gösteriyor ki bazı insanlar sadece konuşuyorlar. 

İş konuştukları gibi yaşamaya geldiğinde olmuyor. Yapamıyorlar. İşin kötü tarafı bu insanları başta tanımıyorsunuz ya da nasıl olduklarını anlamıyorsunuz. Hayatınıza alıyorsunuz. Sanıyorsunuz ki ağzından çıkan cümleler yüreğinde yer etmiş. İnanıyorsunuz daha da kötüsü güveniyorsunuz. Hayata size sunduğu cümlelerdeki gibi baktığını sanıyorsunuz. Neyse bir olay oluyor. Bakıyorsunuz ki onca güzel cümle eden bu insanlar – insanlıktan dem vuruyorlardı ya- savunduklarının tam tersi asla insan olmaya ait olmayacak davranışlar sergiliyorlar.

Neyse yaralanıyorsunuz. Kendinize kızıyorsunuz ama bunun nedeni “Nasıl güvendim?” sorusuna cevap bulamadığınız için. Neyse zaman geçiyor bir iki kere daha bu tip insanlara güveniyorsunuz ve sonunda artık güvenmekten vazgeçiyorsunuz. Hepsinden önemlisi de tek cümlede anlıyorsunuz. Mertliğin edilen lafta değil icraatta olduğunu.

Bir de sizi kaybettikten sonra geri kazanmaya çalışanlar var. Zannediyorlar ki bıraktığı yerdesiniz. Bunlarda bence en acınası durumda olup hayatın kendi etrafında döndüğünü sananlar…

Halil Sezai’nin Sonbahar adlı şarkısında ne güzel ifade etmiş bunu…

İki kelime yetiyor seni seven kalbi kırmaya sonra roman yazsan ne fayda…
İki adımda geçiyorsun yalnızlık denen tarafa sonra dağlar aşsan ne fayda…

İşte işin özü bu…
Anadolu ne güzel söylemiş. Geçti Bor'un Pazarı Sür Eşeği Niğde'ye…

Gelelim hikâyeye… Bildik olabilir ama yine de paylaşmak istedim.
Bir zamanlar çok öfkeli ve hırçın bir çocuk vardı. Çocuk, sonradan üzülse de, kolayca öfkelenip hırçın davranışlar göstermekten kendini alamıyordu. Bir gün, yaptığı bir hırçınlığın ardından öfkesi yatışıp üzüntü hissetmeye başladığında, babası bir torba çivi verdi çocuğa. Ve ne zaman sinirlenip hırçınlık yapar ise, bu çivilerden birini arka bahçedeki çitlere çakmasını söyledi.
Çocuk, ilk gün otuz yedi çivi çaktı. Daha sonraki günlerde çakılan çivi sayısı gitgide azaldı. Çocuk, öfkesine hâkim olmanın arka bahçeye gidip çivi çakmaktan daha kolay olduğunu zamanla fark etmişti.
Sonunda çocuk öfkesine hakim olur hale geldi. Gidip durumunu babasına sevinç içinde anlattı. Babası, bu defa, kendisini tutabildiği her gün için çivilerden bir tanesini çitlerden sökmesini istedi oğlundan.
Günler, haftalar geçti ve en sonunda çocuk babasına tüm çivilerin bittiği haberini verdi. Bunun üzerine, babası:
"Aferin oğlum! İyi iş becerdin ve öfkene hâkim olmanı başardın."dedi. Ve çocuğun elinden tutup onu çitlerin yanına götürdü. Eliyle çitlerdeki delikleri göstererek: "Ama şu çitlerdeki delikleri görüyor musun? İşte o çitler bir daha asla aynı olmayacaklar." diye ekledi.
"Öfkelenip de kötü sözleri söylediğin veya kötü hareketler sergilediğin zaman, insanların kalplerinde işte bu çitlerde gördüğün gibi delikler açmış olursun. Ardından özürde dilesen, o yaranın izi orda kalır. Onun için özür diler hallederim diye düşünmek yerine, sonradan özür dilemek zorunda kalacağın yapmamaya çalışmalısın."

ANLAYANA DİYE DE EKLİYORUM… :)


Renk Kodu: C: 36 M: 0 Y: 97 K: 0




2 Eylül 2013 Pazartesi

Ego

131. Gün (Ego)

Ego ve onun oyunları: Evlilik onun oyunudur, para onun oyunudur, iktidar onun oyunudur. Tüm oyunlar egonun oyunudur. Toplum şu ana kadar oyunlar oynar halde kalmıştır bu, dünyanın her tarafında sürekli devam eden bir olimpiyattır. Herkes yukarıya doğru mücadele ediyor ve diğer herkes onu bacaklarından aşağı çekiyor çünkü Everest’in zirvesinde hepinizin duracağı kadar yer yok. Seçebilirsin: Ya hayal kırıklığı, acı, mutsuzluk o zaman egoya tutunmaya, onu beslemeye devam et. Yahut huzur, sükûnet, saadet… Fakat o zaman masumiyetini yeniden kazanmak zorundasın. Egonu bir kenara fırlat. Tüm egoyu paramparça et. Egoyu yok ederek, kendi özünü keşfedeceksin. Ve bu keşif mümkün olan en muhteşem keşiftir çünkü o mutlak saadete doğru, sonsuz hayata doğru bütünüyle yeni ve kutsal bir yolculuktur. Ego bir buzdağıdır onu erit. Onu, derin sevginin içinde erit, böylelikle o kaybolsun ve sen okyanusun parçası haline gelmelisin.

OSHO – Ego- Kitabından alıntıdır.


Renk Kodu: C: 44 M: 57 Y: 100 K: 38


1 Eylül 2013 Pazar

Acıyı Bal Eyledik

130. Gün (Acıyı Bal Eyledik)

“Pir Sultan olur dirilir” 







bak şu bebelerin güzelliğine
kaşı destan
gözü destan
elleri kan içinde

kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni

damda birlikte yatmışız
öküzü hoşça tutmuşuz
koyun değil şu dağlarda
sanki kendimizi gütmüşüz
hor baktık mı karıncaya
kırdık mı kanadını serçenin
vurduk karacanın yavrulusunu
ya nasıl kıyarız insana

sen olmazsan öldürmek ne
çürümek ne zindanlarda
özlem ne ayrılık ne
yokluk ne yoksulluk ne
ilenmek ne dilenmek ne
ilenmek ne dilenmek ne
işsiz güçsüz dolanmak ne
gün gün ile barışmalı
kardeş kardeş duruşmalı
koklaşmalı söyleşmeli
korka korka yaşamak ne

kahrolasın demiyorum
kahrolma da
gör beni

kanadık toprak olduk
çekildik bayrak olduk
döküldük yaprak olduk
geldik bugüne

ekmeği bol eyledik
acıyı bal eyledik
sıratı yol eyledik
geldik bugüne

ekilir ekin geliriz
ezilir un geliriz
bir gider bin geliriz
beni vurmak kurtuluş mu

kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni

Hasan Hüseyin Korkmazgil


Renk Kodu: C: 0 M: 39 Y: 13 K: 0