28 Kasım 2014 Cuma

Malika Favre'nin Muhteşem Çizimleri...

Sevgili dostlar çalışmalarına hayran kaldığım bir  illustrator olan MALİKA FAVRE'nin çalışmalarını paylaşacağım.

Hakkında fazla bilgiye sahip değilim ama internette ulaştığım hakkındaki bir röportajı sizinle paylaşacağım. Kendisinden kısaca bahsetmem gerekirse. Marika Favre Paris'te büyümüş, Londra' da yaşayan bir tasarımcı ressam.

Bu arada illüstrasyon hakkında da kısa bir bilgi vermek gerekir diye düşünüyorum. İllüstrasyon (Fransızca: illustration), resim sanatının abartılı ya da doğada benzeri görülemeyecek ve deneysel olarak kurgulanamayacak kompozisyonların resmedilmesi demektir. Gerçekçi resim sanatının bir dalı sayılabilir. Genellikle reklam, eğitim ve fantastik anlatımlara destek olarak çizilir veya bizzat kendisi sanatsal çalışma olarak tasarlanır.

Röportaj: 
https://thegreatdiscontent.com/interview/malika-favre































Malika Favre

20 Kasım 2014 Perşembe

Amigurumi Japon Oyuncak Örme Sanatı

Sevgili dostlarım,

Uzun zamandır blogum ile ilgilenemedim. Bildiğiniz gibi okullar açıldı. Güzel ve yalnız ülkemin çocuklarını okutmakla uğraşıyorum. İlk sınavları yaptım. Yeni kitaplar okudum. Kendime zaman ayırdım.

Bodrum’u soracak olursanız çok bir değişiklik yok. Havalar hala tam anlamıyla soğumadı. Ben görmedim ama hala denize girenlerin olduğunu söylemekteler. Ben onların yalancısıyım.  Yağmur yağdığı zaman bardaktan boşalırcasına yağdığı için sellenmeler meydana geliyor. Bunun dışında Bodrum’da her şey yolunda…
Benim neler yaptığıma gelecek olursak. Çocuk kitapları okumaya hız vermeyi düşünüyorum. Bu konuyu oldukça kenara ittiğimi söyleyebilirim. Okul için okumam gereken neredeyse 10 tane kitap var. Yavaş yavaş başladım. Bu kitapların neler olduğundan kısaca bahsedeyim.

·    Demiryolundan Petrole Chester Projesi
·  Cumhuriyetin İktisat Tarihi
·  Türkiye’de geri kalmışlığın tarihi
·  İlk Sanayi Devrimi


Anlayacağınız okuyacak onlarca kitap ve araştırılacak onlarca konu var. Elbette ki sadece bunlarla ilgilenmiyorum. İki farklı el uğraşı ile de uğraşıyorum. Bugün sadece bir tanesinden bahsedeceğim. Diğerini ise bir başka yazımda değineceğim.

Amigurumi, Japon kökenli bir kelime olup Ami (tığ veya şiş ile yapılmış) ve nuigurumi (içi doldurulmuş oyuncak ) kelimelerinden türeyen örgü ören bayanların da iyi bildiği sık iğne tekniğinin oyuncağa uyarlanmış halidir.

Türk elişi sanatlarında kullanılan sık iğne amigurumideki en önemli tekniktir. Kullanılan malzemeler ise tığ, ip ve güvenlik kilitli amigurumi gözlerdir. Amigurumi gözlerinin en önemli özelliği ise takıldıkları yerden bir daha asla çıkmamaları ve %100 güvenilir olmalarıdır ama ben pek tercih etmiyorum. Oyuncakların gözlerini de yine iplikle yapıyorum.

Bu arada örgülerimi paylaştığım bir de instagram hesabı açtım. Eğer takip etmek isterseniz
lati_amigurumi yazarak örgülerime ulaşabilirsiniz. Şimdilik bu kadar… En kısa zamanda yeniden görüşmek dileğiyle canım dostlarım… Yaptığım çalışmaları blogumda paylaşayım bari… Fikirlerinizi çok merak ediyorum.

Hesabım: http://instagram.com/lati_amigurumi














31 Ağustos 2014 Pazar

İKİ AYRI VARLIKKEN TEK OLMAK.

Bir kitap var okudukça kalbinizi ele geçiren… Bir kitap var sizi öylesine teslim alıyor ki düşünceleriniz aydınlanıyor. Platon’un “ŞÖLEN – DOSTLUK” kitabı bu tanımlamaya birebir uyuyor. Kitabın içinde bir bölüm var ki ne zaman okusam bayılıyorum. Mutlaka ama mutlaka okumalısınız dostlar… Bu kitapta Platon SEVGİnin izini sürmektedir. Bakalım sizler de bu izi sürerken aynı keyfi bulabilecek misiniz?

Şimdi kitaptan en sevdiğim bölümü sizlerle paylaşıyorum. İyi okumalar…

“İnsan aslında neydi, ne oldu, önce bunu bilmemiz gerek. Çünkü insan, her zaman bugünkü gibi değil, bir başka türlüydü. İnsan soyu ilkin üç çeşitti. Şimdiki gibi erkek, dişi diye ikiye ayrılmıyordu, her ikisini içine alan bir üçüncü çeşit daha vardı. Bu çeşidin kendi kayboldu, sadece adı kaldı: Androgynos denilen bu çeşidin adı gibi biçimi de hem erkek, hem dişiydi; bugün sözü edilmesi bile ayıp sayılır. İşte bu insanlar yuvarlak sırtları ve böğürleriyle tostoparlak bir şeydiler. Her birinin dört eli, bir o kadar da bacağı vardı. Yusyuvarlak bir boyun üzerinde birbirine tıpatıp eşit, ama ters yöne bakan iki yüzlü bir tek kafa, dört kulak; edep yerleri ve her şeyleri de ona göre hep ikişer. Yürürken istedikleri öne doğru, bizim gibi, düpedüz adım atabilir, koşmak istedikleri zaman da, tepetaklak, havaya fırlayan bacaklarıyla bir tekerlek olur, sekiz kola, bacağa birden dayandıkları için, döne döne uçar giderlerdi. Peki ama, neden insanlar üç çeşitti, neden dediğim gibiydiler? Çünkü erkek, aslında güneşten gelmeydi, dişi bu dünyadan, ikisini birleştiren cins de aydan; ay hem güneş, hem de dünyaya bağlı ya. Toparlak olmaları, döne döne gitmeleri de bu gezegenlere çektikleri içindir, Homeros'un anlattığı Ephialtes ile Otos, bu cins insanlar olacak. Hani göğe tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltenmişler.

Bunun üzerine Zeus ve öbür tanrılar görüşmüş, konuşmuşlar, ne yapacaklarını pek bilememişler. Bir yandan insanları yok etmek, devler gibi soylarını yıldırımla yakıp, kül etmek istemiyorlarmış (çünkü o zaman insanların kendilerine sundukları kurbanlar bitermiş), öte yandan da küstahlığın bu derecesine göz yumamazlardı. Zeus uzun uzun düşündükten sonra, "Galiba bir çare buldum," der, "insanlar hem kalsın, hem de kuvvetten düşüp hadlerini bilsinler. İkiye böleceğim onları, böylece hem zayıf düşecekler, hem de sayıları artıp, bizim için daha faydalı olacaklar. Üstelik iki bacak üstünde doğru dürüst yürüyecekler. Yine de hadlerini bilmez, uslu durmazlarsa, yeniden ikiye bölerim, bu kez tek bacak üzerinde zıplaya zıplaya giderler."

Böyle der Zeus ve der demez de insanları tutar ikiye böler, tıpkı bir meyveyi kışa saklamak için ikiye böler gibi, ya da bir yumurtayı ince bir kılla ortasından keser gibi.

Zeus, kestiği adamların yüzünü boyunlarıyla Apollon'a tersine çevirtmiş ki, kesilen yerlerini görsünler ve akılları başlarına gelsin. Yaralarını iyi etmesini de buyurmuş. Apollon da yüzlerini tersine çevirmiş, derilerini şimdi karın dediğimiz yerde bir kesenin ağzını kapar gibi
birleştirmiş, orta yeri sıkı sıkı üzmüş ve bir tek delik bırakmış. İşte biz buna, göbek diyoruz. Sonra bakmış buruşuklukları var, onları düzeltmiş, ayakkabıcıların deriyi yontmak için kullandıkları bıçağa benzer bir araçla göğüslerine bir biçim vermiş; ama eski hallerini unutmasınlar diye, karnın ve göbeğin ötesinde berisinde birkaç kırışık bırakmış.

İnsanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarısını özleyip, üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek arzusuyla kucaklaşıyor, birbirinden ayrı hiçbir şey yapmak istemeyerek, açlıktan ve işsizlikten ölüp gidiyorlarmış. Yarılardan biri ölünce, sağ kalan, bir başkasını arıyor, ona sarılıyormuş, rastgele sarıldığı bir insan bir erkek
yarısı da olabiliyormuş, dişi yarısı da (ki bugün bir bütün olan bu dişi yarıya kadın diyoruz). Bu yüzden insan soyu azalıp gidiyormuş. Zeus, hallerine acımış, bir başka çare bulmuş, ayıp yerlerini önlerine getirmiş, çünkü arkada olunca, çiftleşerek değil, ağustosböcekleri gibi, toprağa yumurta döküp çoğalıyorlarmış. Ayıp yerleri öne alınınca, dişi-erkek birleşip çoğalmaya başlamışlar. Maksadı şu imiş: Çiftleşme erkekle kadın arasında olursa, insan soyunun çoğalmasını sağlamış olacak, yok eğer erkekle erkek arasında olursa, arzularına kanarak, başka işlere yönelecekler, yani hayatlarında başka amaçları olacak. Demek ki insanın kendi benzerine duyduğu sevgi, çok eski bir zamandan kalmadır, Sevgi, bizim ilk yapımızı yeniden kuruyor, iki varlığı bir tek varlık haline getiriyor, kısacası insanın yaradılışındaki bir derde deva oluyor.

Her birimiz bir insanın Symbolon'u, tamamlayıcı parçasıyız, pisi balıkları gibi bir bütünün
yarısına benzeriz, onun için de hep tamamlayıcı parçamızı arar dururuz. Demin Androgynos dediğimiz katışık varlığın bir parçası olan erkekler, kadınlara düşkündür, bir kadınla yetinmeyen erkeklerin çoğu da bunlardan gelmedir; erkeklere düşkün, kocalarıyla yetinmeyen kadınlar da bunlardandır. Fakat bir dişiden kesilme kadınlar, erkeklere hiç yüz vermezler ve daha çok kadınlara meylederler, seviciler de bunlar arasından çıkar. Bir erkekten kesilme erkeklere gelince, onlar de erkek yarılarını ararlar ve çocukken erkek asıllarının parçaları olarak, erkekleri severler; onlarla düşüp kalkmaktan, kucaklaşmaktan hoşlanırlar. Çocuklar ve delikanlılar arasında en iyileri bunlardır, çünkü yaradılışlarından erkeklik en çok onlardadır. Oysa birçokları bunları edepsiz diye ayıplarlar. Yanlış! Çünkü bu işi edepsizlikten yapmazlar, içlerinde atılganlık, mertlik, erkeklik olduğu için kendilerine benzeyene bağlanırlar. Bunu ortaya koyan bir olay da şudur: Yalnız onlar yetiştikleri zaman, tam adam olur ve devlet işlerine girerler. Olgun çağlarında onlar da erkek çocukları severler ve yaradılışları gereği evlenmeye, çocuk yapmaya heves etmezler, bu işi sırf adet yerini bulsun diye yaparlar. Ömür boyunca kendi aralarında bekar yaşamak, bol bol yeter onlara. Kısacası bu türlü insanlar hep kendi cinsinden olanlara bağlı kalır, erkekleri sever yalnız.

İnsanların karşısına demin sözünü ettiğim kendi yarısı çıktı mı, ister erkek çocuklara, ister başkalarına düşkün olsun, derin bir dostluk, akrabalık, sevgi duygusuyla vurulmuşa döner, bir an için bile ondan ayrılmak istemez. Bütün ömürlerini bir arada geçiren bu insanlar birbirinden ne istediklerini anlatamazlar size. Kimse diyemez ki, onlar bu kadar coşkunlukla birleştiren zevk sadece bir cinsel arzu ortaklığıdır. Bu iki candan her birinin aradığı bambaşka bir şeydir, istediklerini duyar, sezer de anlatamazlar. Onları şimdi bir yatakta uzanmış olarak düşünün, Hephaistos bütün aletleriyle karşılarına dikilip soruyor: "Ey insanlar! Birbiriniz için dilediğiniz nedir?" Bu soru karşısında sevgililer susacak. Hephaistos bir daha soracak: "Şu mu yoksa candan dilediğiniz; öylesine kaynaşmak, bir tek varlık olmak ki, artık ne gece, ne gündüz sizi birbirinizden ayıramasın. Eğer bu ise istediğiniz, sizi bir arada eriteyim ve körükleye körükleye kaynatayım sizi birbirinize. İkiyken bir olur, ömrünüz boyunca bir tek insan gibi aynı hayatı yaşarsınız. Öldükten sonra da, öbür tarafta Hades'te iki olacağınıza bir olur, aynı ölümü paylaşırsınız. Düşünün, bu mudur arzuladığınız? Böyle bir kadere razı mısınız?" Hangi sevgililer bunu duyar da, hayır der, başka bir şey isteyebilir? Tersine, bu sözde çoktandır özledikleri bir şey dile gelmiş olur:

Sevdiğine kavuşmak, onda erimek, iki ayrı varlıkken bir tek olmak.”

15 Ağustos 2014 Cuma

Beyaz, Kör ve AŞK



Uzun yıllardır izlediğim en güzel filmlerden biri olan ''BLİND'' 2007 Hollanda, Belçika ve Bulgaristan ortak yapımı olan filmin yönetmeni Tamar van den Dop. Yıllar sonra bugün bir daha izlediğim film yine beni derinden etkiledi. Joren Seldeslachts ve  Halina Reijn’in başrollerini oynadığı film oldukça ilgi çekici… Film albino (beyaz pigment hastalığı) olan bir kadınla gözleri görmeyen bir adamın aşkını anlatıyor. Oldukça etkileyici görsel sahnelerin varlığı insanı büyülüyor diyebilirim.

Mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz. Son yıllarda özellikle festival filmlerine olan ilgim oldukça arttı. İzledikçe sizlerle paylaşacağım…

Filmin fragmanına buradan izleyebilirsiniz.


https://www.youtube.com/watch?v=kf86v6w57Mg


Filmden kareler...






Yönetmen Tamar van den Dop

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Anladığın Halde Canımı Yaktın Diego

Okumanızı tavsiye ediyorum...
Uzun zaman sonra herkese MERHABA…

Uzun bir yaz mevsiminin içinde ilerliyoruz. Son yazımdan sonra biraz neler yaptığımdan bahsedeyim… Okullar kapandıktan sonra İstanbul’da bir ay geçirdim. Bodrum’a göre oldukça serin bir yaz tatili geçirdiğimi ifade edebilirim.
Sakin ve ailem ile geçirdiğim bu süreçte blog konusunda da düşündüm. Aynı blogdan devam etmeye karar verdim. Okumalarım biraz yavaşta olsa devam etmektedir. Az ama öz bir okuma süreci geçirdim. Çok ama çok güzel cümleler eklediğimi söyleyebilirim yüreğime… Yeni şiirler okudum. Yeni filmler izledim. Yeni bilgiler okudum. Zamanı geldikçe sizlerle bunları tek tek paylaşacağıma emin olabilirsiniz.  İstanbul’da çektiğim bazı fotoğrafları sizlerin beğenisine sunayım.
Bu arada Bodrum’da hava oldukça sıcak… Yakın bir zamanda yani 18 Ağustos kadar yakın bir zamanda :(( okul benim için açılacak. Anlayacağınız benim tatilimin bitmesine çok ama çok kısa bir zaman kaldı. Bu yüzden biraz hüzünlü olduğumu söyleyebilirim.
Bu yaz bir kitaba başladım ama kalbim bir yerinde o kadar acıdı ki okumayı bıraktım. Şimdi yeniden kaldığım yerden başlayacağım. Frida Kahlo’nun otobiyografisi.

Kendi anlatımıyla “Ben aşkın, acının ve devrimin kadınıyım” diyor Kahlo… Kitabı okuduğunuzda bu tanımlamaya uygun bir hayat yaşadığına tanık olacağınıza emin olabilirsiniz…

Sevgilisi Diego’ya yazdığı mektuplardan birinden çok ama çok kısa bir alıntı yapmak istiyorum. Benim canım acıdı okurken.

“Diego Rivera’ma…  
 Seni sevmeye başlayalı çok uzun zaman oldu. Küçük bir kız çocuğu idim, seni sevmeye başladığımda. Şimdi ise bedeni çürümeye başlayan yaşlı bir kadınım. Bütün bedenler çürüyor aslında Diego’m. Eskiyor bütün bedenler. Ama acı çeken yüreği var ise bir bedenin, daha hızlı çürüyor o beden. Benim acı çeken bir yüreğim var Diego. Seni sevmeye başladığım o günden beri, acı çeken bir yüreğim var. Beni anlamadın demeyeceğim. Beni anladın. Zaten en dayanılmaz acı buydu. Sen beni anladın. Anladığın halde canımı yaktın Diego…”
Daha fazla söze gerek kalmadan yazımı sonlandırayım. Güzel paylaşımlarda buluşmak dileğiyle... Herkese iyi tatiller. :))

Ah İstanbul ahhh... ( Çekimlerin tamamı bana aittir:)))




Ağustos ayında yağmur yağdı ve ben bir mutlu oldum sizlere anlatamam...

26 Nisan 2014 Cumartesi

Ve Son Söz

365. Gün (Ve Son Söz)


Ve nihayet son söze geldim. Tam 365 gün bitti. Blogu açtığım ilk gün bu son yazıyı yazacağım anı hayal etmiştim. Neler yazacaktım? Neler paylaşacaktım? diye hep düşündüm geçen onca gün boyunca. Galiba kalbimdeki inanç güzel yazılar yazmama, hayatımı değiştiren hemen her şeyin bir kısmını paylaşmama neden olmuştur.

Tam bir günlük bir geç kalmışlıkla 365 günü tamamladım. O da nasıl oldu anlatayım dostlar. Yazıyı yazdım. Tam yayınlayacağım baktım ki internet yok. Bizim Bodrum’da ne zaman rüzgâr esse ne zaman yağmur yağsa internete olanlar oluyor. Dedim ertesi gün yayınlayayım. Ertesi gün eve geldim. Dedim şu koltuğa şöyle bir uzanayım. Bir dalmışım ki sormayın gitsin. Bir uyandım ne göreyim? Gece yarısı olmuş. Gün dönmüş ve ben yazıyı yayınlayamamışım. Bu günün dışında her gün yayınladım.

Tatile çıkacağım ve tam 15 gün yokum. İki gün aralıksız 15 günün yayınlanacak yazılarını hazırladım kaydettim. Gün dönmeden nerede olursa olsun yayınladım. Allah’tan telefonum beni kurtardı. Aklımın bir köşesinde her an unuturum korkusu ile tam 365 gün geçirdim.
Yazarlar, ressamlar, coğrafi mekânlar, şairler hep ama hep bana eşlik ettiler. Kalbimi yakan kim varsa, hayatıma yön veren hangi yazı varsa yayınladım. İnşallah biraz olsun kalplerinize seslenmişimdir. Bir şeyler katabilmişsem dünyanıza ne mutlu bana…

Bu da bendeniz.Herkese selamlar olsun...
Şimdi ayrılık vakti... Ben sözümü tuttum. Elimden geldiğince, dilim döndüğünce yanınızda olmaya çalıştım. Oldukça zahmetli bir süreçti diyebilirim. Durmadan okumak ve okuduklarımda güzellikler bulmak beni yordu diyebilirim. Hele de zamanı kaçırma korkusu beni epey yordu. Şimdi gelelim bundan sonra ne olacağına…

Bunu da size sormak gerekir diye düşünüyorum. Burada zamanım doldu. Kendimce görevim tamamlandı. Bunun devamını size sormadan karar vermek istemedim. Devam eder miyim? Etmez miyim? Bunu bilmiyorum. Bunun kararını da siz beni yalnız bırakmayan dostlarıma sormak istiyorum. Bana destek olan ve yorumları ile beni yalnız bırakmayan tüm dostlarıma sonsuz sevgi ve şükranlarımı sunuyorum.

Derseniz ki paylaşımların bizlere bir şeyler kattı devam edeceğim. Her gün olmasa da yüreğim doldukça, kelimeler bende biriktikçe paylaşım yapacağım. Aynı şekilde paylaşımlarda bulunacağım. Sizlerden hiç ses çıkmazsa sözcüklerimi kendime saklayacağım. Okumaya devam edeceğim çünkü biliyorum ki bizi insan yapan temel unsur sorgulayan bir zihne ve yüreğe sahip olmaktan geçiyor. OKUMAK VE GÖNÜL GÖZÜYLE DÜNYA’YA BAKMAK hayatımızdaki iki önemli unsur… Hayatınıza giren insanların masumiyetinizi ve merhametinizi çalmasına asla izin vermeyin.

Kalın sağlıcakla sevgili dostlarım. Yüreğinizde biriken cümleleri etrafınıza saçın. Bakarsınız gider bir başkasının yüreğine değer… Sevmekten asla vazgeçmeyin. Bizi insan yapan tek ya da ona yaklaştıran tek şey sevmektir…

Gözlerimin dolduğunu belirtmeden geçmeyeceğim.


Ve son şiirimi tabi ki Mevlana’dan paylaşacağım…



Hayattan Ne Öğrendim?

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. 

Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatin bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, 
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah el inin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, 
yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını, 
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya...
Kalp durur...
Akıl unutur...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur...

MEVLANA





TÜM RENKLERİM




TÜM YAZILARIM